Son dönemlerde izlediğim filmlerden biri de Milk. Sütoğlanı izlerken Sean Pean'in oyunculuğuna alkış tuttum, Harvey Milk'i tanımış olmaktan ötürü Eymir Gölü'ne gitmiş kadar endorfin salgıladım... ama hepsi bu! Sinema filminden beklediğim başka bir şey sanırım benim. Nasıl ki bir ressamın gördüğünü aynen resmetmesi kabiliyetinin zayi olması demekse benim için (fotoğrafını çekseydin), hikayesinde ilave unsurlar olmayan olmayan filmler de bir o kadar az heyecanlandırıyor beni.
Bunu derken acaba kendimle çelişiyor muyum diye de düşünüyorum. JFK' ye, Benjamin Button'a aynı eleştirileri getirmemiştim. Ya da 2001 yapımı John Nash'in hayatının anlatıldığı Akıl Oyunları'na... İlk aklıma gelen bu filmlerle Milk'i karşılaştırdığımda kurgularında, süpriz finalleriyle, aksiyon ve gerilim dozajlarıyla daha önde olduklarını farkediyorum. Bir film dümdüz akıyorsa dudak büküyorum...
Bir sanat kolu olan sinema, beni hiçbir zaman büyülü bir diyar olan sinemasalın üzerimdeki etkisi kadar çarpıcı olmuyor, olamıyor. Bunun ve yukarıdaki züppeliğimin sebebi elbetteki benim sinema sanatının hep kıyılarında dolaşmış fakat derinine inmemiş olmamın da etkisi vardır. Mithat Alam'a bir gün sordular: " Bu kadar birikim... bir gün yönetmen koltuğunda görebilecek miyiz sizi?" İşin mutfağına geçince, büyünün bozulmasından endişe ediyorum, dedi bana göz kırparak. Benim ki de o hesap...Bu anlamda ben Harvey Milk'in hayatını perdede görmekten nasıl bir sinemasal zevk alabilirim? Mümkün değil. Malcom X' de de aynı şeyi yaşadım, Ali' de de...
Bu da bana kapak olsun!
Hakkında hiçbir şey bilmediğiniz filmleri sadece kapak tasarımından dolayı aldığınız olmuştur eminim. Away We Go' yu izlemem de böyle oldu. Öyle ki yönetmeninin Sam Mendes olduğunu çok sonra farkettim. Away We Go sımsıcak bir komedi (2009). Kendi hallerinde bir çift; kadının karnı burnunda... Gelecek çocukları ile birlikte yeni bir hayat kurmak istemekteler gariplerim. E kolay iş değil. Fikir edinmek için farklı şehirlerde ve farklı yaşam tarzını benimsemiş yakınlarını turlamaya başlarlar...
Filmlerine baktığımda hatırladım Sam Mendes' i. American Beauty çarpmıştı beni. Zaman içinde özünü kaybetmiş bir adamın yeni yetme bir çocuk, liseli kız, cigara ve rock ile tekrar kendini bulması ve son sahnede müteveffanın yüzündeki tebessüm... Kesinlike çarpılmıştım; şimdi uzak tatlı bir anı gibi göz kırpıyor bana.
Bu ikiliye dikkat edin. Sıradışı, tuhaf, komik, çılgın ama en önemlisi sakar - bir daha belirtmekte fayda var - sakarrrr... Biri İngilizce diğeri spor hocası...İkisi de dans tutkunu, rumba delisi... Gerisini anlatmak beni aşar. Zaten sadece izlendiğinde keyfine varılacak filmlerden.
Rumba (2008), zırzop figürleriyle alıcılarını bekliyor. Allah gazanızı mübarek etsin...
Şimdi bu filmi nasıl anlatayım. Hiç bahsetmemek de olmaz, nasıl anlatmayayım. Zor, çok zor...
Chuck Palahniuk, Hırgür Lokal' inin yazarı, bellediniz sanırım. Onun kitabından bir uyarlama. Yok bu sefer provakatif kaotik bir anlatımı yok. Ama ondan çok daha fazla karmaşık bir film. Hem de anlayabilirseniz komedi film kıvamına da bürünebilen bir film. Ben filmin yüzde otuzunu anladım sanırım.
Filmin sonuna gelinceye kadar, acabalar cirit attı kafamın içinde. Beğendim mi? Yüzde otuza rağmen, evet. İkinci izleyişimde daha da keyif alacağım.
I Am a Sex Addict (2005) kadar olmasa da bağımlılara tavsiye edilir Choke (2008)to be or not to be...