torkunc

Birinin bir başkası için yazmadığını bilmek; bu yazacağım şeylerin hiçbir zaman sevdiğimin (diğerinin) beni sevmesini sağlamayacağını bilmek; yazmanın hiçbir şeyi telafi etmeyeceğini, hiçbir şeyi örtmeyeceğini bilmek… İşte bu tam olarak senin olmadığın yer—bu, yazının başlangıcı… (Roland Barthes / thnx to izumi) - msn: torkunc(at)hotmail (dot) com - mail: torkunc(at)gmail(dot)com

08 Mayıs 2008

Semazenin Sema Vermeyince Semaverle Dansı

Çay ister misin, diye sordu? Çay isterim diye cevap verdim. Semaverin musluğunu açtı. Kaynar suyla bardağı çalkaladı. Demliği eline aldı. Çayı dökmeden önce kapağını kaldırıp şöyle bir baktı. Kapağı kapattı. Demi bardağın yarısından biraz daha azınca doldurdu. Demliği semaverin üstüne koydu. Demlik semavere oturunca semaverin üstündeki deliklerden çıkan buhar yoğunluğunu artırdı. Bardağı porselen tabakla birlikte musluğun altına getirip öteki eli ile musluğu açtı. Bardak doluncaya kadar bekledi. Bardak doldu. Musluğu kapattı. Bana dönüp hiçbir şey demeden bardağı uzattı.

Oturduk. Sustuk. Konuşmadık. Ses çıkarmamaya özen gösteriyorduk sanki. Konuşmadan, hep susarak, pek de rahat olmadığımız beden hallerimizden aşikar, öylece oturduk. Semaverden çıkan buhar camları kapalı balkonun içinde havayı yumuşatıyordu. Her şey sakindi. “Bir fişek yatağında nasıl susuyorsa öyle susuyorum.” Camdan dışarı bakıyordu. Ya da camdan benim yansımama bakıyordu. Belki de az ilerideki çocuk parkına… Parkta yalnız başına sallanan bir çocuk. Çocuğa bakıyordu, kim bilir?

Kalbim göğüs kafesimi sıkıştırıyordu. Kalbim sıkışıyordu göğüs kafesimde. Başımı kaldırıp Sarıkanat’a bakmaya başladım. Başımı kaldırıp Sarıkanat’a bakıyor gibi yaptım. Nicedir, ötmüyordu. Oysa daha kapıdan içeri girdiğimde ne de şen şakrak ötüyordu. Benim varlığım kanaryayı bile huzursuz etmiş olmalıydı. Kanarya öylece bana bakıyordu. Bana mı bakıyordu? Bu hayvanın da nereye baktığını kestirmek oldukça güç. İşte şimdi Sarıkanat’a bakıyordum. Oysa az önce ona bakar görünüp Sema’nın dikkatini camdan bu yana – hadi samimi olayım – kendime çekmek istemiştim. Ne Sarıkanat’ta ne de Sema’nın tavrında bir değişiklik olmuştu. Sanki ben burada değildim. Ben buradayım, ya da değilim, öyle bir durumdu. Ben burada değil de, kendi sakil evimde olsaydım da yine bu kadar yalnız olacaktım. Hatta daha az… Yalnızlığı keskinleştiren ötekilerin varlığıydı. Daha ne duruyorsun. Burada bulunmaman lazım. Hadi kalk ve git. Nedir beni alı koyan? Ucuz bir ümit mi? Camdan kendini alıp gözlerimin içine bakıp içimi ısıtma ihtimalinin hayali mi? Hadi ama, düşkünsün kabul, bari bunu kendi içinde yaşa. Onun yanında daha fazla alçalma. Hiçbir şey demeden, allaha bile ısmarlamadan, usulca kapıyı çek ve git. Buraya gelerek yaptığın hatayı başka türlü telafi edemezsin. Madem ki burada yokum. Gitmeli. Evet şimdi kalkıyorum.

- Öyle neye bakıyorsun?

Hep bir adım geriden takip ettim hayatımı. Kimseyle yarış içinde olmadım. Her bir ferdin kendini var eden şartlar içinde yoğrulduğunu bildiğimden, onların hayatı ile kendi yaşadıklarımı kıyaslamadım. Arada sırada iç geçirmedim değil. Ama hepsi o kadar. Fakat kendi hayatıma dahi yetişemem tüm direncimi kırıyor. Öyle neye bakıyorum? Başlangıçta bakmıyordum. Sonuca bakanların içinde gittiğin yolun ne önemi var. Bakar gibi yapan sadece ben miyim? Beni ağırlar gibi yapıp iri gözleriyle bana çay ikram eder gibi yapan birini gördüm az önce. Sahte de olsa bana bakması içimi kaynatmıştı. İkramına teşekkür etmek için boğazımı temizlerken bile onu olan sevgimi haykırmamak için zor tutmuştum kendimi. İçimi ısıtan aşkın alevi değildi ağzımdan çıkan; tüf rengi dudaklarımdan dökülen kuru bir “sağol”. Artık sessiz sedasız gitme şansını da kaçırmıştım. Az önce gitseydim, en azından sinematografik bir sahnenin başrol oyuncusu olacaktım. Oysa şimdi kalkıp gidersem, yok…bu düpedüz kabalık olurdu.

Başımı ona çevirdim. Ayağı kalkmıştı. Ne zaman? Hiç farkında değilim. Sorusuna cevap vermediğim sürede, sessizliğimi başka türlü yorumlamış olmalı. Hiç de sevimli bir profil çizmemiş olmalıyım bu akşam üstü.

- Gitsen iyi olacak.

Bu ne peki? Ben her şeyi kılı kırk yararcasına, ki epey zaman alır, düşünürken o nasıl da damdan düşer gibi ve takk diye söylüyor. Söyleyeceği şey aklına geliyor ve söylüyor. Herhangi bir imbikten geçirdiği söylenemez. Beni kırmak olasılığını göz önünde bulundurmuyor. Benim kırılıp kırılmamamı umursamıyor. Neden, nasıl oluyor da insan kendisini sevene hoyrat davranabiliyor. Onu sevmemi istemiyor. Bunu anlayabiliyorum. Bir müddet sonra ben de onu sevmeyeceğim. Hatta bu sevgi, aşk, arzu – artık adına ne denilirse denilsin – bana çay uzatırken ona beslediğimden bir derece daha az. Bunu hissedebiliyorum. Bir gün gelecek, başka bir kadınla sevişirken O’nu düşünüp acı acı tebessüm edeceğim. Hatta onu küçük harflerle düşünüp, şu anki acemiliğimi alaya bile alacağım. Ama şimdi öyle değil. Şu saniyedeki tek gerçek canımın yandığıydı. Gururumun kırıldığıydı. Peki ama niye? Bir insanın sevdiğine hoyratça davranmasını sorgulamak yerine, beni istemiyor oluşunu neden kişiliğime saldırı gibi algılıyorum. Beni beğenmiyordu. Bu kadar basit işte. Vitrinde gördüğü bir elbiseyi beğenip ötekine burun kıvırmasını belirleyen etkenler… Bu kadar basit olmalıydı. Belki beni de o elbise gibi ışıltıdan yoksun bulmuştu. Yahut belki benimle idare edebilecekti ama daha iyi bir elbise uzaktan ona göz kırpıyordu. Hem niye kendimi soyutluyorum ki? Belki beni de beğenmişti başlangıçta. Fakat bir zaman sonra ona ilk günlerde cömertçe sunduğum ışıltımı kısmış, yeni olmanın getirdiği heyecanı kademe kademe kaybetmiş ve nihayetinde sinmiş, püsmüş ve beni istememesine neden olacak hale bürünmüştüm.

- Gidiyorum. Kalırsam kötü olacak.

Keşke giderken yerde en az içim gibi fokurdayan semavere ayağımın dışıyla tekme sallama hatasına düşmeseydim. Dakikalardır sessizce bön bön bakan Sarıkanat ödü koparcasına ciyaklarken Sema’nın beni ayıplarken sesinin aldığı tonun Sarıkanat’ın sesiyle olan benzerliğini hala hatırlarım.

Hiç de şık bir veda değildi.

Gururum kırılmıştı.

Ey Şems, nerdesin?

07 Mayıs 2008

Takım Çantası

rok yaparken ayağa düştü kalem, ulan o piyon değil benim kalem
atın ayağı kısa geldi diye sevinme, paşalı gibi kasım kasım gerinme
fi(i)lin hortumu girer göTünE, iktidardan düşünce düşersin ayağa
filin ardında sıraya girer cümle alem

neyzen tevfik'leydim dün akşam...

02 Mayıs 2008

CevaZ > TEcavüZ

ne kadar tozlanmış ortalık. tozlanmış ya. biraz ağlasak mı? biraz mı? hazır ortalık bu kadar tozlu iken burnumuzu çeke çeke ağlamak varken. o kadarını becerebilir miyiz? neden olmasın, sen demedin mi az önce ortalık ne kadar da tozlanmış diye. sanırım haklısın. sanma, ağla…

göz yaşı bir: ilk göz yaşını ne zaman döktüğümü hatırlamıyorum. doğduğunda olmasın? cık, yeni doğan bebekler ağladıklarında göz yaşı dökmezler. onların ki bizim anladığımız anlamda ağlamak değil. ne peki? ne değil ki? ne değil? sen ölürken ağlayan birine rastladın mı? yani, ağlaya ağlaya ölene mi? hayır, hepimiz ağlaya ağlaya ölüyoruz. hem de her gün. evet, doğru dedin hem de her gün. benim bahsettiğim ölürken ağlayan biri. sanmam. sanma, ağla…

iç mekan / göz yaşı torbası / yukarıdan loş bir ışık gelmekte: yarı yarıya dolmuştur torba. kamera su hizasından ufka doğru bakmaktadır. her damlada, su seviyesi ile birlikte kamera da yükselir. her damlada kamera kendi etrafında döner aynı zamanda. etrafını çevreleyen duvarların içbükey mimarisini fark ederiz her damlada. büyük bir damla düşer. kameranın dengesi bozulur. mercek şimdi torbanın ağzını gösterir. büyükçe, son damla merceğe doğru düşüyordur. az sonra olacakları tahmin etmek hiç de zor değil…

ilk cümle aday adayları:
a) (eliyle burasını işaret ederek) burama kadar geldi.
b) düşüyooor (yaşlı bir kavağın gürültüyle düşüşü gösterilir)
c) hey millet, herifçioğlu yine ağlıyor. bu ay epey çalıştırdı bizi.
d) başladık yine
e) nesi var bunun?
f) ooo, şenlik var yine.
g) foşş!

ayak üstü bir konuşma : emin misin oğlum? evet. ama daha altı ay oldu. olsun. beni seviyor. temiz kız, bizimkiler de seviyorlar onu. son üç aydır 7/24 beraberiz. ee, daha ne isteyeyim. yaş ilerledikçe beklentiler artıyor. çocuğum olsun istiyorum.

ben de tanrım, ben de. sıranı bekle. ama tanrım, sıraya kalırsa tren kaçmış olacak. sabret. ne kadar? ne kadar bekleyeceğini bilirsen işler daha mı kolay olacak sanıyorsun? hönk! duydun dediğimi, ne kadar bekleyeceğini bilmiyor oluşun senin beklemeni kolaylaştırmıyor mu? fakat, dayanacak gücüm kalmadı tanrım. bunu bilmediğimi mi sanıyorsun? sanmam. sanma, ağla… ps: bir daha da adımı küçük harfle yazarsan… hop hop aile var.

dış mekan: büyük harf sırtını ışığa dönmüş başı ve gölgesi önde yürüyor.

(sanılanın aksine fonda herhangi bir müzik yok. zaten gerçekçi bir film yapmak istiyorsan duyguyu güçlendirmek için müziği dayamamak gerek. hayatın içinde müzik yoktur çünkü. müziğin oldu yerde mizansen vardır. mizansenin olduğu yerde kurgu vardır. kurgu ise yapaydır.

kurmak>kurgu, sürmek>sürgü, silmek>silgi, sarmak>sargı, delmek>delgi)

önüne düşen gölgesine bakıyor: küçük harf. her familyada farklı adette olmakla birlikte hepimizin ortak özelliği gölgelerimizin küçük harfler olarak belirmesidir, diye düşünüyor. (bunu küçük harflerle düşünüyor) ışık ufka yaklaştıkça gölgesi büyüyor, büyüyor ve nihayet kendi küçük harfe, gölgesi BÜYÜK HARFE DÖNÜŞÜYOR. KAFAYI KALDIRIP GÖLGESİNE BAKIYOR. ASIL SURETE DÖNÜŞMÜŞ. BÜYÜK HARF GÖLGE, KÜÇÜK HARF İSE ASIL OLMUŞ. küçük harf acı acı gülümsüyor selefine ve bittabi halefine. sisifos geliyor aklına. tam da o sırada biri omzuna vuruyor. kafayı çeviriyor, aa sisifos.

- ne arıyorsun burada.
- sıkıldım lan. ne bu, hiç bitmeyecek gibime geliyor bu işkence.
- e, zaten hiç bitmeyecek.
- yok devenin pabucu. çekilir mi lan bu bir ömür?
- çekeceksin, bunun için varsın. sen bir insan ömrünün özetisin.
- sanmam, bırakıyorum. gidip başka bir eleman bulsunlar.
- şom ağızlı herif, ne yaptığının farkında mısın?
- ne yapmışım?
- dön de bak, ne yaptığına.
- o ne lan?

bir deve ağır ağır, ama hızla yaklaşmaktadır. üstünde tuhaf bir şey. leğen mi, çanak mı çözemiyorlar. deve yanlarına vardığında duruyor. ucu göğe bakan derin bir yay, yayın ağzında havada asılı iki nokta. noktalar elmas şeklinde. sisifos, kaya taşımaktan nasırlaşmış elleriyle çenesini sıvazlıyor. küçük harf iyice küçülüyor. devenin sırtından sesleniyor ucube küçük harfe:

- sen?
- ben?
- evet, sen?
- evet, evet ben; kesinlikle haklısınız ben. ben de şimdi bizim siso’ya benden bahsediyordum. isterseniz ona da sorabilirsiniz.

(küçük harf sisifos’ a döner. bir de bakar ki, oo bizimki çoktan yamacına varmış, kayayı malum zirveye taşımaya başlamıştır)

- (sisifos’a bağırır) beter ol ibne.

ucubenin deveden aşağı inerken ayakları baş, başları ayak olur. aşağı indiğinde tekrar eski haline döner.

- ben ibn-i arap familyasından TE. BE ile SE’ nin arasında kalmış iki gözlü, içi gözyaşı torbası gibi dolmuş bir kırılgan.
- ben ile sen’in arasında kalmak mı?
- öyle de denilebilir. ben ki cümlenin yerine göre şekil değiştiren bir acem.
- (şirinlik yaparak) adem demek istediniz herhalde.
- değil ya, o da olur.
- nasıl yardımcı olabilirim size.
- daha önce call center da mı çalıştın? tövbe estağfurullah….
- kal sensin, tır da sana girsin.
- ha?
- beni üzme, hüseyin düzme.
- ne diyorsun, vaktimi boşa harcıyorsun.
- doğru ya, sizin vakit uçkur bozma vaktidir.
- küçüğümü arıyorum diyorum. duydum ki, sizin familyada her birinizin bir de ufağı varmış. hem de bazıları bayağı afiliymiş.
- anlamadım, sen şimdi bizim alfabeye mi iltica etmek istiyorsun?
- biz elifba deriz.
- hmmm… neden?
- dedim ya, üremek istiyorum. benim de bir ufağım olsun isterim.
- ulan herkeste de aynı dert. ya bilmezsin ne kadar sancılıdır bizim oralar. hem bizde ilk üçe girip avrupa’ya açılma şansın da yok. dizginin sonlarında kendine yer bulursun ancak.

(dizmek>dizgi, sermek>sergi, bilmek>bilgi, saymak>saygı, almak>algı, kaymak>kaygı (yok daha neler!))

- olsun, kabulüm.
- fakat bir sıkıntı daha var. TE nin küçüğü biraz…
- biraz ne?
- ne bileyim senin mayana ters gelebilir.
- nasıl ters?
- TE nin küçüğü ters dönmüş haça benzer.
- gamalı mı?
- yok, değil. haç işte, hani jesus christ, havariler, matta vesaire.
- yapma ya.
- yaa… ee şimdi ne diyorsun.

(TE bir iç çeker. iç çekmesiyle içinde birikmiş sular ta burasına gelir)

- kabul anasını satayım.
- yok yok, dürüst değilsin. hadi bakayım. ananı da al git. kabul edemem seni. yok neymiş üremekmiş, bizden olmak istiyormuş. senin bu yaptığına takiyye derler. zaten başımızda bir tane T.E. var, bir de seninle uğraşamam.

kantar ailesi topuzunu ararken, tijen timur’a bağırırken, uruguay’ın asil tangosu anadolu’da hakarete dönüşmüş: ulan TE, tango karılar gibi oynama şu işi. siyasetin bile şerefi vardı bir zamanlar.

14 Mart 2008

Tinker, Tailor, Soldier, Spy


ŞOK! .SARAY'DA CASUS VARMIŞ!
Doğu Almanya istihbarat örgütü STASİ´nin en popüler ajanlarından biriydi. Kim mi?
Galatasaray´da 19 resmi maçta forma giydi, 12 gol attı. Ancak o sıradan bir futbolcu değildi. Çünkü Doğu Almanya istihbarat örgütü STASİ´nin en popüler ajanlarından biriydi. Kim mi?

08 Mart 2008

Feast Of Wire



Bir haftadır neredeyse başka bir şey dinlemiyorum. Albümün her şarkısı başka güzel. Ben sizi Quattro ile başbaşa bırakıyorum. Gerisi size kalmış...


Quattro (World Drifts In)

Love the run but not the race
all alone in a silent way
world drifts in and the world’s a stranger
in a light, eclipsed and alienated
in a time, occupied and invaded
can’t tell what’s right, better hit the ground running
in the hills where the tall weed grows
hands are tied and won’t let go
can’t escape this place without leaving the world behind
in a light, ashamed and humiliated
in a time, sacrificed for the sake of trade
the soul is bent, feels the weight of truth
falling through
left behind, no choice but to run to the mountains
where no poppies grow, you have to hit the ground running
in a light, paralyzed and spirits fading
out of time, must decide to fall or run
into the eye, of the storm no sign or omen
make it right, or fall to the other side
where fields are burning
from the day you’re born
you’ll always hit the ground running