Oturduk. Sustuk. Konuşmadık. Ses çıkarmamaya özen gösteriyorduk sanki. Konuşmadan, hep susarak, pek de rahat olmadığımız beden hallerimizden aşikar, öylece oturduk. Semaverden çıkan buhar camları kapalı balkonun içinde havayı yumuşatıyordu. Her şey sakindi. “Bir fişek yatağında nasıl susuyorsa öyle susuyorum.” Camdan dışarı bakıyordu. Ya da camdan benim yansımama bakıyordu. Belki de az ilerideki çocuk parkına… Parkta yalnız başına sallanan bir çocuk. Çocuğa bakıyordu, kim bilir?
Kalbim göğüs kafesimi sıkıştırıyordu. Kalbim sıkışıyordu göğüs kafesimde. Başımı kaldırıp Sarıkanat’a bakmaya başladım. Başımı kaldırıp Sarıkanat’a bakıyor gibi yaptım. Nicedir, ötmüyordu. Oysa daha kapıdan içeri girdiğimde ne de şen şakrak ötüyordu. Benim varlığım kanaryayı bile huzursuz etmiş olmalıydı. Kanarya öylece bana bakıyordu. Bana mı bakıyordu? Bu hayvanın da nereye baktığını kestirmek oldukça güç. İşte şimdi Sarıkanat’a bakıyordum. Oysa az önce ona bakar görünüp Sema’nın dikkatini camdan bu yana – hadi samimi olayım – kendime çekmek istemiştim. Ne Sarıkanat’ta ne de Sema’nın tavrında bir değişiklik olmuştu. Sanki ben burada değildim. Ben buradayım, ya da değilim, öyle bir durumdu. Ben burada değil de, kendi sakil evimde olsaydım da yine bu kadar yalnız olacaktım. Hatta daha az… Yalnızlığı keskinleştiren ötekilerin varlığıydı. Daha ne duruyorsun. Burada bulunmaman lazım. Hadi kalk ve git. Nedir beni alı koyan? Ucuz bir ümit mi? Camdan kendini alıp gözlerimin içine bakıp içimi ısıtma ihtimalinin hayali mi? Hadi ama, düşkünsün kabul, bari bunu kendi içinde yaşa. Onun yanında daha fazla alçalma. Hiçbir şey demeden, allaha bile ısmarlamadan, usulca kapıyı çek ve git. Buraya gelerek yaptığın hatayı başka türlü telafi edemezsin. Madem ki burada yokum. Gitmeli. Evet şimdi kalkıyorum.
- Öyle neye bakıyorsun?
Hep bir adım geriden takip ettim hayatımı. Kimseyle yarış içinde olmadım. Her bir ferdin kendini var eden şartlar içinde yoğrulduğunu bildiğimden, onların hayatı ile kendi yaşadıklarımı kıyaslamadım. Arada sırada iç geçirmedim değil. Ama hepsi o kadar. Fakat kendi hayatıma dahi yetişemem tüm direncimi kırıyor. Öyle neye bakıyorum? Başlangıçta bakmıyordum. Sonuca bakanların içinde gittiğin yolun ne önemi var. Bakar gibi yapan sadece ben miyim? Beni ağırlar gibi yapıp iri gözleriyle bana çay ikram eder gibi yapan birini gördüm az önce. Sahte de olsa bana bakması içimi kaynatmıştı. İkramına teşekkür etmek için boğazımı temizlerken bile onu olan sevgimi haykırmamak için zor tutmuştum kendimi. İçimi ısıtan aşkın alevi değildi ağzımdan çıkan; tüf rengi dudaklarımdan dökülen kuru bir “sağol”. Artık sessiz sedasız gitme şansını da kaçırmıştım. Az önce gitseydim, en azından sinematografik bir sahnenin başrol oyuncusu olacaktım. Oysa şimdi kalkıp gidersem, yok…bu düpedüz kabalık olurdu.
Başımı ona çevirdim. Ayağı kalkmıştı. Ne zaman? Hiç farkında değilim. Sorusuna cevap vermediğim sürede, sessizliğimi başka türlü yorumlamış olmalı. Hiç de sevimli bir profil çizmemiş olmalıyım bu akşam üstü.
- Gitsen iyi olacak.
Bu ne peki? Ben her şeyi kılı kırk yararcasına, ki epey zaman alır, düşünürken o nasıl da damdan düşer gibi ve takk diye söylüyor. Söyleyeceği şey aklına geliyor ve söylüyor. Herhangi bir imbikten geçirdiği söylenemez. Beni kırmak olasılığını göz önünde bulundurmuyor. Benim kırılıp kırılmamamı umursamıyor. Neden, nasıl oluyor da insan kendisini sevene hoyrat davranabiliyor. Onu sevmemi istemiyor. Bunu anlayabiliyorum. Bir müddet sonra ben de onu sevmeyeceğim. Hatta bu sevgi, aşk, arzu – artık adına ne denilirse denilsin – bana çay uzatırken ona beslediğimden bir derece daha az. Bunu hissedebiliyorum. Bir gün gelecek, başka bir kadınla sevişirken O’nu düşünüp acı acı tebessüm edeceğim. Hatta onu küçük harflerle düşünüp, şu anki acemiliğimi alaya bile alacağım. Ama şimdi öyle değil. Şu saniyedeki tek gerçek canımın yandığıydı. Gururumun kırıldığıydı. Peki ama niye? Bir insanın sevdiğine hoyratça davranmasını sorgulamak yerine, beni istemiyor oluşunu neden kişiliğime saldırı gibi algılıyorum. Beni beğenmiyordu. Bu kadar basit işte. Vitrinde gördüğü bir elbiseyi beğenip ötekine burun kıvırmasını belirleyen etkenler… Bu kadar basit olmalıydı. Belki beni de o elbise gibi ışıltıdan yoksun bulmuştu. Yahut belki benimle idare edebilecekti ama daha iyi bir elbise uzaktan ona göz kırpıyordu. Hem niye kendimi soyutluyorum ki? Belki beni de beğenmişti başlangıçta. Fakat bir zaman sonra ona ilk günlerde cömertçe sunduğum ışıltımı kısmış, yeni olmanın getirdiği heyecanı kademe kademe kaybetmiş ve nihayetinde sinmiş, püsmüş ve beni istememesine neden olacak hale bürünmüştüm.
- Gidiyorum. Kalırsam kötü olacak.
Keşke giderken yerde en az içim gibi fokurdayan semavere ayağımın dışıyla tekme sallama hatasına düşmeseydim. Dakikalardır sessizce bön bön bakan Sarıkanat ödü koparcasına ciyaklarken Sema’nın beni ayıplarken sesinin aldığı tonun Sarıkanat’ın sesiyle olan benzerliğini hala hatırlarım.
Hiç de şık bir veda değildi.
Gururum kırılmıştı.
Ey Şems, nerdesin?


